Ankara'yı Seviyorum

June 14, 2012

Sene 1977. New York Eyalet Yönetimi Ticaret Bakan Yardımcısı S. Doyle, kampanyasına logo sipariş etmek üzere Wells Rich Greene'in kapısını çaldığında, kafasını benim gibi az sayıdaki Ankara fanatiğinin epeydir cevabını aradığı sorunun harfiyen aynısı meşgul ediyordu: "Neden kimse bu kenti sevmiyor?" Reklam şirketlerinin bu neviden işleri, eyalet yönetiminin "güzel hatırı" için, "meccanen" yapması usüldendi. O yüzden Doyle, ne aşırı bir misafirperverlikle karşılandı, ne de buna şaşırdı. Çay kahve faslı bekleyebilirdi; iş ki, derdine derman buluna...

 

 

 

İş önüne getirildiğinde tasarımcı Milton Glaser'de uyanan ilk düşünce, Ontorio Gölüne maya çalarak sonuç elde etmenin, bu kampanyanın başarıya ulaşması ihtimalinden daha yüksek olacağı yönündeydi. Zira ortalama Amerikalının gözünde New York denen heyula, ağızlarda tebeşir tozu tadı bırakan yiyeceklerinkinden daha parlak bir imaja sahip değildi.

 

Masasına çöktü ve angaryalarla uğraşmanın getirdiği boğulma hissinden ruhunu kurtarmak için derin bir iç geçirdikten sonra beyaz zemin üzerine "I LOVE NY (NEW YORK)" yazdı. Karakterler daktilonun kapital tuşu basılı tutularak vurulmuş, "LOVE" için de hurufat yerine bir kalp figürü fikredilmiş idi. Glaser, otuzbeş saniyeye mal olan yeni bir işleme daha zahmet edip, önce kalp figürünü kırmızıya boyadı, ardından elindeki bu malzemeyi "I" ve kalp figürü üstte, N ve Y harfleri aşağıda kalacak şekilde kare şeklindeki bir çerçeveye yerleştirdi.

 

 

Milton Glaser, 1977

 

Logo o kadar çok sattı ki, sadece tişört, kupa olarak değil, yastık, yorgan hatta pijama ve terliklere bile basıldı. Derken, New York logosunun yaşıtı çocuklar üniversitelerinden mezun olup eli ekmek tutmaya başladığında, 11 Eylül hadisesi geldi çattı. Dünya Ticaret Merkezi'nin döşüne bodoslama dalan uçaklar, küresel kapitalizm için olduğu kadar, bu logo için de bir milat noktasını işaretliyordu. Glaser sonradan iş dünyasının mottosu haline gelecek deyimle söylersek, bu krizdeki fırsatları kokladı ve kalbin kenarı yakıp, logonun alt tabanına da "MORE THAN EVER" ibarelerini iliştirerek saldırıyı NewYork imajı için ikinci bir kampanyaya vesile yaptı.

 

Milton Glaser, 11 Eylül’den sonra…

 

Nasıl olmuştu da bu tasarım yana yakıla arananın yerine geçmiş, tam da olması istenen ama bir türlü tarif edilemeyen o gediğe oturtulacak taş haline gelivermişti? Sanırım bu soruya tatmin edici bir cevap bulabilirsek, Ankara için de ümitlenebiliriz.

 

Her türlü akademik tartışmayı bir kenara bırakarak, benim kestirmeden ulaştığım cevap şudur: Beyan, hissetmenin ötesine geçer. Yani söz ile teyit, kalben benimsemekten fazla bir

şeydir. Yoksa Cem Karaca kahırdan çatallaşmış sesiyle "Yalan da olsa söyle" diye yakarır mıydı?. Çünkü dilin kelimeyi tatması, ilaçların etken maddesinin bünyede yol açtığına benzer sonuçlar doğurmaktadır. Burada olan da buydu. New York eyalet yönetimi ayağa kalkıp, mayışmış tribünlere "Uyuyan taraftar istemiyoruz!" diye seslendi.

 

...Ve bu kelimelerin tadının güzel olduğunu gördü.

 

...Ve sabah oldu.

 

...Ve akşam oldu.

 

İkinci gün...

 

Amerika kuzeyden ta güneye, bir anda New York fanatiği kesildi. O gün bugündür, Birleşik Devletler'in gökkubbesinde yankılanagelen hoş sadâ, işte bu sestir.

 

İstanbul, Bursa, İznik, Bilecik gibi imparatorluk bakiyesi kozmopolit merkezlere kontrast düşecek şekilde Ankara, Samsun, Sivas ve Erzurum'la birlikte cumhuriyet dönemi miğferini temsil ediyor. Cumhuriyetin ideolojisi burada üretildi ve başta sabık merkezler olmak üzere bütün "vatan sathı"na buradan tebliğ edildi. Daha da önemlisi, yeni ideolojinin kurumları, onun kara bağrına bina edildi. Bu, bütün diğerlerinin, onun doğrultusunu esas alarak hizaya girmesi demekti.

 

Emir kipinden konuşan, va'zeden ve yasaklayan otoriteryen bir profil hangi duygularda karşılık bulursa, Ankara insanlarda aynı duyguları kışkırtan bir kent oldu. Adı, imajı ve tınısı, askeri ve mülki erkan ve onun "resmi hizmete mahsus" diliyle özdeşleşti. Ankara'yı sevmek, devrimin ayrılmaz parçasıydı. Onunla aynı pakette geliyordu.

 

Ankara'ya karşı, samimi hislere dayanmaktan ziyade cumhuriyet propagandasının yan ürünü olarak anlaşılabilecek bu ilgi ve alaka, zaman içinde baskın baba figürüne beslenen duyguların başına gelen evrime benzer şekilde aşınarak eskidi. Nihayet lakırdısına pek aldırış edilmeyen, çenesi düşük ihtiyarlar gibi muamele görmeye başlayacağı günler de uzakta değildi. Aslında değişen pek bir şey yoktu. Ankara, siyasi aygıtın bütün bileşenlerini, bir araya toplanmış halde bünyesinde barındırmaya devam ediyordu. Buna rağmen, özellikle tek parti döneminin kapanmasını takip eden süreçte, "devletin asli sahipleri"ne yönelik eleştirinin sözcülüğünü üstlenen merkez sağ kitle partilerince adı, imalı cümleler içinde ve üçüncü tekil çekimlerinde tecrübe edilmeye başlandı. Bundan böyle Ankara, bürokrasinin akıl sır ermez labirenti, "mevzuat hazretleri"nin öteki adıydı.

 

12 Eylül'ü, emir-komuta zinciri dairesindeki iade-i itibar denemelerinin sonuncusu sayabiliriz. Deneme tamamen sonuçsuz kalmış da sayılmaz. Mesela, o dönemde futbolun en üst liginde hiç bir Ankara takımının bulunmamasının ondaki olağanüstü hal dönemlerine has cazibeye getirdiği halel, cuntanın tadını kaçırmıştır. Kadı kızlarına mahsus bu minik kusur, Türkiye Kupası'nı kazanan ilk 2. Küme takımı olan Ankaragücü lehine istisnai bir düzenleme yapılmasıyla cımbızlandı. Askeri cuntanın ferman tadındaki kararnamesiyle Ankaragücü terfi ettirilince 1981-1982 futbol sezonunda Türkiye 1. Ligi 16 yerine 17 takımla oynatılmak zorunda kaldı.

 

Velakin, darbeden seçkinci sivil-asker kastın güdümünde siyasetler üstü otoritenin ihyasını bekleyenler, Özal döneminde kabarıp taşan neo-liberal dalganın sellerine kapılana kadar yanıldıklarını anlayamadı. Bundan böyle Ankara'ya, hantal, miskin, bunak, katılaşıp kalmış, burnuna konan sineği bile kovmaktan aciz bir düşkün imajı layık görülecekti. İş bitirici siyaset vasatında "dünyaya Ankara'dan bakmak" deyimi bir vizyonu değil, rakibini düelloya davet eden polimikçilerin cüretine aşırılık katmak için kullandıkları bir ithamı iletiyordu. "Sığ düşünceli" dendiğinde tahammülsüzlüğe yol açmayan hakaretler, bu şekilde söylendiğinde pekala kavgalara vesile olabiliyordu. Sanki Ankara topuzlu bir pranga olmuş, Türkiye'nin dünyayla bütünleşme hamlesine direniyordu.

 

Cumhuriyet nasıl "Ankara sevgisi"ni anonimleştirdiyse, küreselleşme dalgası da onunla araya mesafe koyma eğilimini yaygınlaştırıp kökleştirdi. Ankara'dan kendini sakınmak o kadar yerleşik bir tutuma dönüştü ki, 2004 Eurovision Şarkı Yarışması Finalleri için aday gösterildiğinde Ankaralıların İstanbul'a verdiği destek, İstanbul'da yaşayanlarınkinden bile büyüktü. O dönemde medyada yayınlanan haberlere göre bu organizasyona Ankara, Ankaralılar nezdinde ikinci seçenek olmaya bile layık bulunmadı. Eğer Eurovision yarışması İstanbul olmayacaksa münasip görülen alternatif Antalya'ydı. Ortalama Ankaralı neredeyse mazoşist bir tutum sergiliyor, organizasyon için rakipleriyle yarışmayı aklına bile getirmiyordu. Madem dünyaya Türkiye'deki güzellikleri göstermek lazım, o halde İstanbul olmuyorsa Antalya uygun düşerdi.

 

Peki, "aslen Ankaralı olmak" diye bir şey hiç olmadı mı? Dahası Ankara, pek çoğumuzun dünyaya gözünü açtığı, üniversitesinde okuduğu, iş güç sahibi olup, ekmeğini yediği memleket değil mi? Alnımızdaki ergenlik sivilceleriyle başetmeye çalışırken, biz bu şehrin sokaklarında, caddelerinde sürtmedik mi? Flörtler, cilveleşmeler, aşklar değilse, bir ibadet rutiniyle sinemalarını tiyatrolarını, konserlerini tavaf yeterli sayılmıyorsa, bizi Ankaralı yapacak olan nedir? Kimsenin üstelemesine lüzum kalmadan, Ankara'yı sevmenin imkan ve şeraiti kalmamış mıdır?

 

Bunu anlamanın yolu, tıpkı otuz küsur yıl önce New York Eyalet Yönetiminin yaptığı gibi tribünlere elektrik vermekten geçiyor. Tıpkı dile gelmek için bahane ararken Milton Glaser'in tasarımında yakaladığı fırsatı mucizeye çeviren mesaj gibi, belki Ankara'ya da kendi sözünü söylemek için bir bahaneden fazlası lazım değildir. Sönmüş ateşinin küllerini eşelememiz gerekse bile, yüreğinin derinliklerini kazıp, o bir çift sözü gün yüzüne çıkarmalıyız. 

 

Ben bir Ankaralı olarak, İstanbul'u hep sevdim. Antalya'yı, Bursa'yı, Adana'yı ve Kayseri'yi de... Ben, Kars'ı, Diyarbakır'ı, Mardin'i ve Hatay'ı da her zaman sevdim. Tüm Türkiye'yi Ankara diye sevdim.

 

Bunca nutuk ve bunca ahkamdan çıkan gürültü arasında fısıldayarak kulağıma söylediği odur. Ankara beni seviyor. Ankara, seni seviyor. Biliyorum...

...
Katkıları için Yusuf Al'a teşekkürler.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

September 28, 2016

December 23, 2015

September 30, 2015

Please reload